Homeopatinin Doğuşu
- Fatıma Zehra Kermalli
- 12 Kas
- 2 dakikada okunur
18. yüzyılın sonlarında tıp dünyası hâlâ oldukça sert ve deneysel yöntemlerin egemenliğindeydi. Kan alımı, cıva ve arsenik gibi ağır metalleri tedavi amacıyla kullanmak ya da hastayı zayıflatacak uygulamalara başvurmak yaygındı. Bu dönemde yaşayan Alman Doktor Samuel Hahnemann, dönemin bu yaklaşımlarından derin bir rahatsızlık duyuyordu. İnsanlara yardım etme arzusuyla yola çıkmıştı ama gördüğü tedaviler çoğu zaman hastaların yaşam gücünü daha da zayıflatıyordu. Bu nedenle Hahnemann bir süreliğine hekimliği bırakıp bilimsel çeviri çalışmalarına yöneldi.
Bir gün, William Cullen’ın “Materia Medica” adlı kitabını Almanca’ya çevirirken, dikkatini çeken bir cümleye rastladı. Cullen, Peru kabuğunun (Cinchona bark, yani kininin kaynağı) sıtmayı, mideyi güçlendirerek iyileştirdiğini yazıyordu. Ancak Hahnemann için bu açıklama ikna edici değildi. Çünkü birçok madde mideyi güçlendirebiliyordu ama hiçbiri sıtma üzerinde etkili değildi. Bilimsel merakı ağır bastı ve bu açıklamayı sınamaya karar verdi.
Kendi üzerinde küçük bir deney yaptı: Cinchona kabuğunu belirli dozlarda alarak vücudundaki etkilerini gözlemlemeye başladı. Birkaç dozdan sonra ilginç bir tablo ortaya çıktı. Sağlıklı olmasına rağmen, sıtma hastalığının tipik belirtilerini — üşüme, ateş, titreme, yorgunluk ve huzursuzluk — deneyimlemeye başladı. Belirtiler, kininin yalnızca mideyi güçlendirmediğini, aynı zamanda sıtmaya benzer bir tablo oluşturduğunu açıkça gösteriyordu.
Bu gözlem Hahnemann’ı büyük bir keşfe götürdü. Şöyle düşündü: “Bir madde sağlıklı bir kişide belli semptomlar oluşturuyorsa, aynı semptomları yaşayan bir hastada bu madde tedavi edici olabilir.” Bu düşünce, daha sonra “Similia similibus curentur” — Benzer benzeri iyileştirir — yasası olarak homeopatinin temel ilkesine dönüştü. Hahnemann bu ilkeden hareketle ilaçları sağlıklı bireyler üzerinde sistemli olarak denemeye başladı; bu gözlem sürecine de “proving” adını verdi ve tüm topladığı verileri homeopatinin yasalar kitabı olan “Organon” adlı kitapta kaydetti.
Zamanla Hahnemann’ın yöntemi, o dönem tıbbında alışılmadık biçimde, deneysel ve gözleme dayalı bir yaklaşım haline geldi. Her maddenin insanda oluşturduğu fiziksel ve duygusal belirtiler tek tek kaydediliyor, böylece ilaçların özgün etkileri belirleniyordu. Hahnemann’ın kendi bedeninde başlayan bu basit deney, bugün milyonlarca insanın kullandığı homeopati sisteminin doğuşuna öncülük etti. Onun bilimsel dürüstlüğü, merakı ve insana zarar vermeme ilkesi, tıbbın tarihine farklı bir yol açan önemli bir dönüm noktası olarak kaldı.
Böylece homeopati, 1796 yılında meşhur Alman hekim Dr. Samuel Hahnemann tarafından geliştirilmiş ve ilk kez Hipokrat tarafından duyurulmuş bir yöntem haline gelmiş olup bugün hala bütüncül ve tam iyileşmeyi hedefleyen bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır.


